Teknoloji gün geçtikçe gelişiyor. Mükemmel film efektleri, kırdılar, hoplamalar, ışınlar, patlamalar.. gerçeküstünün gerçeğe inmesi. Dagur Kári bunların tümünü elinin tersiyle iterek, günümüz insanının hoşlandığı laylaylomlardan vazgeçip duyguya yönelmeyi seçmiş. Bu yüzden izlediğim en renkli siyah-beyaz film, Voksne Mennesker oluyor.
Her ne kadar eski tekniklerle ve kamerayla çekilse de, her ne kadar oyuncular kadar ön planda olan eski bir araba olsa da, film batı tarzı yaşayan günümüz insanını konu alıyor. Maddiyat, sahiplenme, annelik, babalık, bencillik, arkadaşlık, ümitler, başarısızlık, çaresizlik, iki yüzlülük, çekememezlik.. aşk. Birçok uç noktadaki farklı insan, bir yaşamın etrafında toplanıyor.
Dagur Kári etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dagur Kári etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
8 Mart 2011 Salı
Voksne Mennesker | Tutunamayanlar | Dark Horse
2 Aralık 2010 Perşembe
The Good Heart
.: IMDb :.Kör korsan misali tahta bacakla yürünmüş koca bir hayata sahip Jacques'in yaşama isteği ve sadece iyilik düşünen gencecik Lucas'ın yaşamından vazgeçmesi onları hastanede biraraya getiren. Terapist neden yaşamak istemediğini sorduğunda, modern toplumun kurallarına bağlı olmadığını söylüyor Lucas. Karşılığında ise hayatın hindistancevizine benzediği cevabını alıyor. Dış kabuğu sert, ama dışındaki sert kabuğu aşabilirsen içindeki leziz sıvıya ulaşabileceğin bir hayat bu.. Hepsinin ötesinde, paylaşıldığında değer bulan.
Jacques'in "House of Oyster" isimli bir barı var. Ve bu bar, "bar kuralları" na göre işliyor. On üç kişiden fazlasını çatısı altında bulunduramayan, sadece erkeklerin mekanı olan, kabalığın olduğu, hoşgürü ve kardeşliğin olmadığı, Lucas'ın tam zıttı türünden. April gidene kadar Jacques sertliğini, Lucas ise sakinliğini koruyor hep. Film boyunca kötülenen kadın, bahsedildiği gibi yapıyor yine şeytanlığını. Bu dönemden sonra Jacques Lucas'a, Lucas ise Jacques'e dönmeye başlıyor gün geçtikçe. Kesileceğini duyduğu ördeğe yoldaş diyen Lucas, yılbaşı arifesinde "ne zaman keseceğim" diye soruyor. Ördek yemek yerine ahtapot tercih eden ise Jacques oluyor.
Film Dagur Kári'nin amerikan filmlerine en çok benzeyen filmi sanırım. Çok etkileyici, veya sonu anlaşılamaz bir film değil. İzlenmeye değer.
1 Aralık 2010 Çarşamba
Nói albínói [Noi the Albino]

.: IMDB :.
Nói albínói, İngilizce ismiyle Noi the Albino; Albino hastası 17 yaşındaki Noi'nin İzlandadan kaçma çabasını anlatıyor.
Minicik bütce, profesyonel olmayan oyuncular, çekim için kullanılabilecek 3 tanecik kasaba.. Bunlara rağmen, insanı etkileyen bir film.
İzlanda; 2008 yılının en huzurlu, 2010 yılında ise Yeni Zelanda'dan sonra en huzurlu ülkesi seçilmiş durumda*. Film, minik bir kasabada da geçse, insanlardaki bu güven duygusunu, sakinliği yansıtmayı başarıyor. Her yer bembeyaz, özellikle İzmir'de olduğum şu günlerde, hiç gelmeyecek o kar yağışına hasretimi iyice tetikleyen cinste. İşte bu bembeyazlık, kendisi de bembeyaz olan Noi için huzursuzluk kaynağı. Aydınlığın, beyazın, karın boğuculuğunu hissedebiliyorsunuz Noi üzerinde. Zeka kübünü hemen çözebilen Noi, derslerde sınav kağıtlarını doldurmaya bile tenezzül etmiyor, üstelik okuldan atılıyor. Peki, nasıl bir duygu insanı buna itebilir ki? Yanlışlıkla çocuk sahibi olduğunu ikidebir dile getiren baba mı? Bembeyazın getirdiği durağanlık mı? Babaanneyle yaşıyor olmak mı? Sahip olduğu albino hastalığı mı?.. Kierkegaard'a sormak lazım bunu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
